Bir insanın yaşayamadığı hayata duyduğu özlem ve hasretin aslında en önemli sebeplerinden birisi yine insanın kendi içindeki hayal gücünün potansiyeli ile ilgilidir. Yaşamak isteyip de yaşayamadığımız hayatları insanlar olarak romantize etme eğilimine sahibizdir. Sanki o yaşamak isteyip de yaşayamadığımız şey her neyse, onu çok güzel ve harika bir şeymiş gibi kafamızda canlandırırız. Ona karşı bir arzu ve bir tutku geliştiririz. Peki, gerçekten öyle midir? Aslında hayal ettiğimiz gibi değildir ama kafamızda biz öyle kurarız. Önce isteriz, sonra ulaşamayınca da onu romantize ederiz. Bu insan doğasının bir parçasıdır.
Onu hiç olmadığı kadar güzel ve harika algılarız. Ama gerçek ne yazık ki böyle değildir. Ve o çok istediğimiz şeyi elde ettiğimiz zaman aslında bizim için bir hayal kırıklığı anı olur. Çünkü dedim ya, beklediğimiz kadar güzel ve iyi değildir, harika değildir. Ne yazık ki insanın kendi kendine hayal kırıklığına uğratma potansiyeli bu şekilde oldukça yüksektir maalesef. Bazı insanlar bu durumu biraz fazla abartabilir ve yıllarca ulaşamadıkları şeyleri kafalarında romantize edebilirler. Bu, onlar için bir duygusal heyecan mekanizmasına veya bir duygusal edinim mekanizmasına bile dönüşebilir ve hayal ettikçe hissetmeye başlarlar.
Hatta böyle insanlar için kafalarında idealize ettikleri o romantize ettikleri şeyle yüzleşmemek onların duygusal dünyaları açısından çok daha iyi olur, büyük bir zenginlik olur. Çünkü yüzleştikleri an onun gerçekte ne olduğunu görecekler ve ondan soğuyacaklardır. Aslında kendi kurdukları düş dünyaları yıkılacaktır. Ama insan böyle bir canlıdır. Kendi kafasındaki düş dünyalarında yaşamaya oldukça elverişlidir. Ne yazık ki bu insanın en enteresan yönlerinden bir tanesidir. Bunu yapar ve kendi düş dünyasını gerçeğe tercih bile edebilir.
kaptanfilozof06
Yorum yazmak için lütfen giriş yapınız