Ekim 05, 2022

Konuğumuz: Volkan ÖZGÖMEÇ

Merhaba, bugünkü konuğumuz Devlet Tiyatrosu sanatçısı Volkan ÖZGÖMEÇ. Kendiyse yaptığmız güzel olduğu kadar dolu dolu ve kimi yerde felsefik hale gelen hoş sohbete hepiniz davetlisiniz. Daha fazla bekletmeden röportajımıza başlayalım.

Konuğumuz: Volkan ÖZGÖMEÇ

Bize kendinizden bahseder misiniz?

 

Merhaba Friendz10 ailesi ben Volkan ÖZGÖMEÇ, bin dokuz yüz altmış bir doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi bitirdikten sonra babamdan dolayı mimar olmak istedim. Rahmetli babam mimari ressamdı. Çok güzel yazı yazardı, projeler çizerdi. Ben de ondan etkilenerek mimar olmak istedim ve kendime hedef olarak ODTÜ mimarlık bölümünü koydum ama Adana İnşaat Mühendisliğini kazandım. Üniversite sınavına girdiğim dönem tercihler sınavdan önce yapılıyordu. (Adana)Çukurova Üniversitesi İnşaat Mühendisliği’ni kazandım ama lise yıllarımdan itibaren tiyatro gönlümde yer etmişti. Rahmetli babaannem bana derdi ki ‘’Sanatçı ol.’’. 1980 yılı ihtilal oldu, konservatuarın sınavları başlayacak, belgeleri bile rahmetli annem aldı, doldurdum götürdüm belgeleri. Sınava on beş gün vardı ben başvuru yaptığım da çok telaşlanmıştım, on beş günde ne yapılır? O zaman jürideki öğretmenlerin büyük çoğunluğu Shakespeare’in Kral Lear oyununu oynuyorlar. Kral Lear oyununda kimler yok ki Zafer Ergin, Kenan Işık, Cihan Ünal, Birol Uzunyayla, rahmetli Cüneyt Gökçer, Aykut Sözeri, Sönmez Atasoy; ne büyük ustalar vardı oyunda. Bu oyun ile turne yapıyordu jürideki öğretmenler ve şansıma Fransa'ya, Paris'e turneleri çıktı. On beş gün varken sınava bir on beş gün daha ertelendi sınav. Bu bilgiyi öğrendikten sonra beni daha büyük heves sardı. Ben gerçekten çok çalıştım ve çok çabaladım konservatuvara girmek için. Ankara’da konservatuar sınavına girdim, bu sınav iki aşamalıydı, yedi yüze yakın kişi girdi sınava sadece on dördümüz geçebildi sınavı. Bir de bizim zamanımızda eğer yeterli değilsen birinci sınıfın sonunda okuldan atılıyordun. O zaman birinci sınıfa ihsari deniliyordu. Kardeşim (Hakan ÖZGÖMEÇ) de sanatçıdır İzmir’de. Hatta bu yıl en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı. Çok güzel tek kişilik bir oyunu var ‘’Ben Feuerbach’’ adında. Benden sonra o da girdi konservatuara. Seksen üç seksen dört mezunuyum, ondan sonra bir buçuk yıl Adana'ya gittim stajyer oyuncu olarak. Stajım bitip sanatçı unvanını aldıktan sonra Ankara'ya geldim. O günden bugüne Ankara Devlet Tiyatrosu'nun sanatçısıyım.

Aynı zamanda yönetmenlik de yapıyorum uzun süredir. Ayrıca edebi kurul üyeliği de yaptım. Hatta Lemi Bey (Lemi Bilgin: Oyuncu- Eski Devlet Tiyatroları Genel Müdürü) dedi ki ‘’İlla, bir sene daha edebi kurul üyeliği yap.’’ ama ‘’Hayır, yapamam.’’ dedim. Çünkü bir yılda herhalde bin beş yüze yakın metin okudum. Yazarlar bize metinlerini yolluyorlar, yedi kişi okuyoruz metinleri sonrasında da oylama yapıyoruz; geçsin ya da geçmesin diye. Şimdi hem oyuncu hem de yönetmen olarak hayatıma devam ediyorum. Bu arada radyoda ve televizyonda uzun yıllar seslendirme yaptım ve dizi projelerinde yer aldım. Öğrenci olduğum dönem de televizyonda seslendirme yapmak yasaktı. Rahmetli Ejder Akışık ile radyo televizyon dersimiz vardı. Birgün Radyo-Televizyon Merkezi’ne gittik, gittiğimiz merkezde mikrofona nasıl konuşulur, mikrofona konuşmadan önce nasıl durulur gibi eğitimler aldık. ‘’Söze hep ağzınız açık başlayın, çünkü dudaklarınız kapalı şekilde konuşmaya başlarsanız çıkacak ses mikrofonda ses patlar.’’ derdi. Sonrasında radyoda da yönetmenlik yaptım. İyi ki rahmetli Ejder Akışık gibi Cihan Ünal gibi öğretmenlerimiz olmuş. Çok değerli öğretmenlerimiz vardı konservatuarda. Okuldayken Mahir Canova derse kravatlı çağırırdı bizleri. Bize çatal bıçak kullanımını ve dilekçenin nasıl yazılacağını anlatırdı. Bilgi ve görgü için bunlar o kadar şart ki aslında çünkü sanatçı vitrinde olan insandır. Mahir Canova bize ‘’Sanatçı toplumun aynasıdır.’’ diye vurgulardı her ders. Tabii bu söylemler, o dönemlerde geçerli olabilir. Bence artık sanatçı toplumun her şeyi olmalı. Rahmetli babaannem bize ‘’Tiyatroya gitmek çok özeldi bizim için, baloya gider gibi siyah tuvaletler giyerdik.’’ derdi. Bugün istersen kotla gel istersen şortla gel ama tiyatroya gel, sanata gel. Sanat yapmak zorundayız, sanata evet demek zorundayız.

 

Üniversite zamanınızdan kalma asla unutamadığınız deneyimlerinizi bizlerle paylaşır mısınız?

 

Anılarım var hatta o kadar çok anım var ki. Mesela Mahir Canova mimik dersin de beni sahneye kaldırdı. Daha yeni girmiştim okula, elim ayağım titriyordu. Canlandırmam için bana duygusal bir konu verdi, kendi kendime düşünmeye başladım; ben ne yapacağım, nasıl duygulanıp ağlayacağım, hatta ağlamak nasıl bir şeydir? Ama şu da bir gerçek ki duygum var, o duygum var ki jürinin karşısında oyun oynadım, ben de bir şeyler gördüler ki aldılar konservatuara. Mimik dersindeki anıma dönecek olursam. Kalktım sahneye, hazırlanmak için birkaç dakikam vardı, bu sürede, panonun arkasına geçtim düşünmek için. Panodaki tozlardan aldım sürdüm yüzüme. Gözüm yaşarsın da ağlayabileyim diye. O günkü heyecanımla yaptım mı yapamadım mı hala hatırlamıyorum. Emin olduğum şey elimin ayağımın titrediği, bu unutamadığım ilk anım. Bir başka anımsa Semih Sergen ile ilgili, geçen hafta defnettik değerli öğretmenimizi. Semih Sergen koca bir çınardı, son çınardı. Allah rahmet eylesin. Semih Sergen çok sert biriydi ama öğretmen olarak çok vericiydi, aynı zamanda bize bir arkadaş hatta babaydı, ondan çok şey öğrendim. Semih Sergen’in dersinde Yunus Emre'nin şiirlerini okuyoruz İzmir’den gelen sınıf arkadaşımla, okumayı bitirdik; böyle baktı bize sonra kaldırdı kâğıtları fırlattı suratımıza. ‘’Beş, on, on beş dakika ara’’ dedi. Diğer arkadaşlarımız molaya çıktılar ama Şebnem ile kalkamadık oturduğumuz yerden. Sınıfın içinde resmen ufala ufala küçücük kaldık. ‘’Volkan kalk bana bir çay getir.’’ dedi, İzmirli arkadaşıma döndü ‘’Sen de çay getir.’’ dedi. Çayı getirdikten sonra hem gönlümüzü aldı hem de şiirin nasıl okunacağını tek tek anlattı. Bizlere ‘’Şiir kâğıttan okunmaz, söylenir.’’ dedi. Çok şey öğrendik rahmetli koca çınardan.

 

Oynarken en çok zorlandığınız rolünüz nedir?

 

Zorlandığım ama herhalde iyi yaptığım bir rol var. Yaşar Kemal'in ‘’Yer Demir Gök Bakır’’ adlı eserinin Şakir Gürzumar’ ın yönetmenliğinde sahneleneceğini öğrendim ve oradaki deli rolünü bana oynatmak istediğini söyledi Şakir, bu delinin adı ‘’Vurgun Ahmet’’. Üç aya yakın oyun çalışıldı ama üç ayın iki ayında beni yerimde oturttu. Sahneyi kurdu, oradayım diyorum içimden, niye sokmuyor bu adam beni oyuna diye düşünüyorum. Oyunun ana temellerini kurdu. Köylüleri ve diğer rollerin sahnelerini ayarladı, şimdi gir içine sen buradasın dedi. Çok repliği yoktu ‘’Vurgun Ahmet’’ rolünün. Yani koca metinde toplasan sekiz bilemedin on sayfa. Başladım düşünmeye deli ne yapar? Nasıl deli olunur? Bir insan neden deli olur? Hatta o sene oyun yönetecektim ama yönetmenliği reddettim. Reddetmemin sebebi ise bir sanatçıya hayatında kaç kere deli oynamak nasip olur düşüncesiydi. Bir rolü oynamak için oyuncu üçgeni kurmak zorundadır. Kalpte duyacak ve hissedecek, o his beyine gidecek, beyin tamam diyecek, sonra bu söz olup ağızdan dökülecek. Bir oyuncu bu üçgeni kurmadığı an, rolü yaşatamaz. ‘’Vurgun Ahmet’’ çok zor bir roldü ama sanırım güzel oynadım. Oynamasını en sevdiğim rollerden bir tanesidir ‘’Vurgun Ahmet’’. Yaptığın rolün altını doldurmak zorundasın, bir backgroundu olmalı. Başladım düşünmeye ‘’Vurgun Ahmet nasıl keçileri kaçırdı, niye delirdi, ne oldu da bu hale geldi bu adam?’’ diye. Kafamda şunu kurdum: Vurgun Ahmet oyunda Toros Dağları’nda yaşıyor ve yazları Adana'ya mevsimlik işçi olarak pamuk toplamaya iniyor ve her seferinde deliler gibi âşık olduğu kızı görüyor, bir yaz Adana’ya pamuk toplamaya geldiğinde kızı göremiyor ve kızın evlendirildiğinin haberini alıyor. İşte orada ipin öbür tarafına geçiyor yani deliriyor Vurgun Ahmet. Mesela Şakir’in oyunun da pamuk tarlasında geçen iki tane sevişme sahnesi vardı. Ben de Şakir'e şu şekilde bir öneride bulundum; ‘’Ben bu sevişme sahnesini seyredeyim’’ dedim, ‘’Niye?’’ dedi. Dedim ki, ‘’Vurgun Ahmet’in deli olmasının sebebi bu olsun. Bu karakter de bunları görsün. Onlar orada bir yükselti de sevişirken, ben de bunu aşağıdan izleyeyim, bir tane kırmızı mendili olsun Vurgun Ahmet’in’’ dedim. O sahne biterken ben seyirciye dönüyorum ve mendili kokluyordum, o kırmızı mendili Vurgun Ahmet’e sevdiği kız verdi diye düşündüm. Bu sahneyi bu şekilde yaptık ve çok alkış aldı bu sahne, Şakir de bu yüzden bana teşekkür etti. Yani oyuncu olabilmek için altını doldurmak zorundasın, seyircinin kalbine hitap etmelisin.

 

Şu ana kadar ki tecrübelerinizle bu sektöre ilk defa girecek bir kişiye ne önerirsiniz?

 

Çok çalışmalılar, çok okumalılar, çok gözlem yapmalılar. Bir öğretmenimiz bize demişti ki ‘’Bir defter tutun, bir yere oturduğunuz zaman geleni geçeni rahatsız etmeden inceleyin ve içinizden düşünün. Vücut diline bakarak ya da herhangi bir sohbette nasıl konuştuğuna bakarak gözlem yapın.’’. Yani gözlem yapmalısın, gözlem yapmak birinci öncelik bu meslekte. Çok okuyacaksın ve okuduğunu çok düşüneceksin. Çok okumalı, çok izlemeli, çok gözlem yapmalı ve kendi dilini, bedenini iyi tanımalı sanatçı. Bedenini tanımanın yanı sıra etkin bir şekilde de kullanmalı.

 

Geçirdiğimiz pandemi dönemi içerisinde bazı özel tiyatrolar internetten ya da belirli sosyal programlar üzerinden yayınlar yaptılar. Bununla alakalı siz ne düşünüyorsunuz? Çünkü Devlet Tiyatroları pandemi döneminde kapatıldı, sinemalar kapatıldı, özel sahneler kapatıldı. Ben bir platformda canlı yayın yapan bir tiyatro oyununa katıldım ve kendimi hiç de tiyatroya gitmişim gibi hissetmedim.

 

Hissedemezsin, çünkü tiyatro canlı oyuncuyla, seyirciyle yapılan bir sanattır. Şu an yaptığımız da bir tiyatro aslına bakarsak. Ben burada seninle röportaj yapan bir kişiyim, bu rolü oynuyorum. Sen de röportajı yapan kişisin, senin de şu anki rolün bu. Eve gittiğim zaman eş rolünü oynuyorum ya da çocuğuma baba rolünü oynuyorum. Hayatımız da bir tiyatro oyunu aslında. Shakespeare’in dediği gibi ‘’Dünya bir oyun sahnesi.’’, yaşamımızdaki doğallığı sahneye getirebilirsek güzel olan ortaya çıkar. Seyirci olmadan oyun olmaz, tiyatro olmaz. Film olur, kitap olur ama tiyatro olmaz.

Konuğumuz: Volkan ÖZGÖMEÇ

Seslendirme sanatçılığı da yaptınız. Peki tiyatrodaki ses kullanımı, radyoda yapılan tiyatro oyunlarındaki ses kullanımı ile seslendirme sanatçılığı arasında nasıl bir fark var?

 

Seslendirme sanatı ile tiyatrodaki ses farklı şeylerdir. Radyodaki oyunlar daha çok oyunculuk ister, radyoda kendin olursun. Ama TV seslendirmesinde karşıdaki kişiye ses verirsin, ağız uydurursun. Tiyatro izlemeye gelen herkes on sekiz yaşında değildir. Tiyatro izleyicisinin genci de var yaşlısı da. İlk beş altı sıra daha net görür sahneyi ama ondan sonrası sahneyi o kadar net göremez. Rahmetli Bozkurt Kuruç şöyle derdi: ‘’Çocuklar önemli olan sesinizi aktarabilmek. Sahnede sizi net görmeyebilir seyirci ama sizi net olarak duymalıdır.’’. Son sıradaki seyirci sizi net olarak duyabilmeli, tonlamanızla vurgulamalarınızla en arkadaki seyirciye net olarak ulaşabilmeliyiz.

 

Sizce Z kuşağının sanata bakış açısı nasıl?

 

Bence Z kuşağı ortalığı bizden tamamen farklı görüyor hatta daha net görüyor ve genç nesil daha farklı değerlendiriyor her şeyi. Z kuşağına daha iyi şeyler sunmak zorundayız, biz onlardan geride kalmamak için daha çok okumalıyız. Eğer onlara iyi şeyler sunamazsak biz geride kalmışızdır. Kendimizi yenilemek için daha çok okuyup genç nesil ne yapıyor, genç neslin algı alanları neler, z kuşağı olarak neye yöneliyorlar, bunları bilmek zorundayız. Yani bu bizim mesleğimizde biraz da rehberlik gibi biz gençlerin ne düşündüğünü biraz olsun bilmeye çalışmalıyız ki onlara hitap edebilelim ve onlara yeni bir şeyler sunabilelim. Z kuşağına ayak uydurmak için babalarımızın, dedelerimizin bizlere yaptığı gibi ‘’Hadi oradan, sen bilmiyorsun.’’ demeden, onların bakış açısıyla, onların gözleriyle bakabilmeliyiz.

 

Sizin için sanat nedir?

 

Sanat bir kavram, bir düşünce şeklidir. Sanat ile insanın farkındalığını arttırmak gerekir. Sanat, tüm dünya üzerinde din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin birleştirici, bütünleştirici olmalıdır ki insanı başarıya ve mutluluğa götürebilsin. Böylece daha güzel bir dünya elde ederiz.

 

İsim vermeden şu zamana kadar karşılaştığınız en kaprisli oyuncu kimdi?

 

Böyle bir durumla karşılaşsam çok rahatsız olurum. Ben sahneye kırk yıldır hizmet ediyorum. Burada bir tek replik fazla söylenemez. Burada ilk gün ne söyleyeceksen son gün de aynını söyleyeceksin. Devlet Tiyatrosu’nda ekleme yapamazsın. Son genel provada nasıl oynandıysa ya da ne söylendiyse, son oyunda da aynısı olmak zorundadır.

 

En çok hangi tür oyunu oynamaktan zevk alıyorsunuz?

 

Devlet tiyatrosu sanatçısı her rolü en iyi şekilde oynamak zorundadır. Ama bir ayrım yapmamı isterseniz duygusal oyunları oynamayı daha çok seviyorum diyebilirim.

Konuğumuz: Volkan ÖZGÖMEÇ

Bir sanat eserine nasıl bakmalıyız ve sanatçı olmak sizce nasıl bir şey?

 

Şimdi sanat eseri dediğimiz zaman o eserin hangi akıma, hangi ekole bağlı olduğunu iyi bilmek gerekir. Bunun için de sanatçı kendi donanımını iyi yapmak zorunda. Yani o konuyla ilgili bilgiye sahip olmalı ya da şöyle söyleyeyim, bu akıma bağlı olarak yazılmış eserleri okumalı ve o sanat akımının temel cümlesini anlayıp anlatmak zorunda. Örneğin sanat akımlarından absürt diyelim. Absürt, dünyanın ne kadar saçma ve anlamsız olduğunu anlatmaya çalışır ya da romantizmden örnek verelim. Romantizmde der ki; geçmişte yaşayan insanlar daha mutluydu. Çünkü günümüzün modern dünyasındaki insanlar hayat şartlarından tutunda bütün etkilerle daha mutsuz hale geliyorlar.

 

Peki sizce alaylı eğitim mi, yoksa bu işin okulu mu?

 

Okulsuz olmaz. Eğitim olmadan olmaz. Oyuncu olmak için eğitimli olmak şarttır.

 

Platon'un devlet kitabında bir sanatçı icraları bölümü var. Bu bölümde sanatçının halkı aşırı uçlara sevk etmemesi gerektiği, sapkınlığa yöneltmemesi gerektiği gibi durumlardan bahsediliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Sanatçı olarak, sahnede her şeyi göstermek zorundayım, ‘’Bak seçeneklerin bunlar ama seçim senin.’’ demeliyim. Sanatçı bir sanat eseri vasıtasıyla kendisindeki değişikliği keşfettiği zaman, o eserin kendisi için de toplum için de ne ifade ettiğini anlayabilir. Hayatın en acıtıcı yanı nedir biliyor musun? Hayattaki hiçbir şeyin sıralamadaki gibi olmayışıdır. Çünkü bir film kurgulanmış bir şeyi anlatırken, hayatı kurgulamak mümkün değildir. Bunu da günümüzdeki post modern insanın durumunu anlatan bir cümle olarak kabul edebiliriz. Film karelerinde yönetmenin bize göstermek istediği şeyleri görürüz. Örneğin genelden özele bir çay bardağına veya kaleme zoom yapar sinemada yönetmen ama tiyatroda böyle bir şey olmaz. Tiyatroda yönetmen nereye bakılmasını istiyorsa oraya yönlendirmeye çalışır ama tiyatro seyircisi özgürdür. Hayatta kurgulama yoktur. Bir sonraki günün ne olacağını ya da beş dakika sonra ne olacağını bilemeyiz. Genel olarak sanat ile görünen dünyayı değil, görünen dünyanın arkasındaki gerçeği anlatmak isteriz. Kişinin yaşanmışlığı, kültürü, ahlakı, gelenek ve görenekleri sanat için çok önemlidir. Sanat bir düşünceyi, bir hedefi işaret eder. Sanatın neyi gösterdiğine değil, gösterdikleri ile neyi anlatmak istediğine, neye dikkat çekmek istediğine bakmak gerekir. İnsanın ruhsal olarak karmaşadan kurtulması için, bir sanat eseriyle muhatap olduğunda ne tür bir iyileşme yaşadığını anlamaya çalışması gerekir. Kendisindeki iyileşmeyi hissettiği zaman o sanat eserinin kendisine ve topluma kattığı iyiliği anlayabilir ve daha çok mutlu olur. Günümüzde giderek mutsuzluğun, savaşların hâkim olduğu bir dünya oluşmakta. İnsan kanlarıyla kirlenmiş bu dünyada; biz sanatçılara barışı, sevgiyi, kardeşlik sevgisini anlatmak ve çoğaltmak düşüyor. Çünkü insanın insana olan sevgisi bence dayanışma ile olacak. ÇÜNKÜ SEVGİ YAŞAMDIR, SEVGİ YAŞAMIN HER ANINDA YEŞERMEYE HAZIR BEKLER. NE GEÇMİŞTE YİTİKTİR NE DE GELECEKTE ANLAMINI ARAR ÇÜNKÜ BU KAOTİK YAŞAMDA SEVGİ ŞU ANDIR. Sevgi karşılıklı paylaşımdır, sevgi kardeşliktir. Birilerinin mutluluğu, diğerlerinin mutsuzluğu üzerine kurulmuş bir düzende sevgi ve kardeşlik aramak boşunadır. Sevgi ve kardeşliği bizler, sanatçılar daha çok çoğaltmak için çaba sarf etmeliyiz. Ülkemiz ne olduğu hala anlaşılamayan darbe teşebbüsleri, bölünme tehlikeleri yaşadı. Ekonomik bunalımlar, dışarıda dinci terörün yarattığı korku, yanı başımızdaki iç savaşlar, dünyanın en güçlü devletlerinin hiçbir norma uymayan, her an bütün dünyayı kaosa sürükleyen kararları… Hepimizi güvensiz, yarınından emin olmayan, çocuklarının geleceğinden endişe eden karamsar en önemlisi umutsuz bir ruh haline soktu. Bizler, sanatçılar nasıl olurda gözelerimizin önünde söylenen yalanlara, yapılan alçaklıklara, ihanetlere, işlenen cinayetlere duyarsız kalırız? Görmezden geliriz? Duyarsız, kör bir toplumda, düşüncelerimize gem vuruluyorsa, Tanrı adına insanlar sömürülüyorsa ve en önemlisi insanların çoğu bu durumun farkında değilse, farkında olanların büyük bölümü sindiriliyorsa… Ne dehşet verici bir durum değil mi? Bu durumda görevimiz, sanatçıya yakışanı yapmak, bizler Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet ve aydınlanma değerlerini özümsemeliyiz. Fikri ve vicdanı hür sanatçılar olarak bu sorumluluğu yerine getirmek için canla başla çalışmalıyız.

 

İnsanoğlu düşünmeye başlayalı beri, kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini, başka bir ifadeyle kendi hayatını araştırmış ve beş duyuyla algıladıklarını aklın süzgecinden geçirmiş ve bazı sonuçlara ulaşıp buna bilim demiş. Altıncı hissini gönlüyle birleştirmiş ve güzeli yakalamıştır, buna da sanat demiş. Kimi zamanda düşüncelere dalmış bilim ile sanatı birleştirmiş buna da felsefe demiş. Peki bugüne kadar yaptığı araştırmalardan tatmin olmuş mu insanoğlu?... Önemli olan benliğe hakimiyet. Kendimize aynı soruyu sorup sorup düşünmeliyiz. Benliğimizi yüceltmek oldukça zor değil mi? Tezatlıklar içinde oradan oraya savrulup durmuşuz. Önemli olan benliğimizi yükseltmek, vicdan sahibi olabilmek ve kendimizi bilmek. Peki bunun için ne yapıyoruz? Bu soruyu kendimize sorabiliyor muyuz? Kendimize ve vicdanımıza soracağımız sorular bunlar belki de. Herkesi ama herkesi kandırabiliriz ama vicdanımızı asla kandıramayız. Bu yüzden biz olalım, bir olalım, vicdan sahibi olalım. Sevgi ve kardeşliğin her yöne yayılması dileğiyle.

 

Yorumlar

  • Bir tiyatro sever olarak kıymetli oyuncumuzu yakından tanıdığıma çok sevindim. Elinize emeğinize sağlık.

  • Friendz10 sayesinde bu kadar yakından tanıma fırsatı yakaladığım için çok şanslı hissettim. Dolu dolu bu röportaj için Volkan Bey'e ve emeği geçen herkese çok teşekkürler.

  • Friendz10 ailesine kattığı bu güzel röportaj için Volkan Özgömeç'e teşekkür ederim

  • Bir nefeste sohbet gibi okudum gerçekten. Değerli sanatçımızın bize kattığı her şey için çok teşekkür ederim.

  • Çocukluğumda, gençliğimde adı geçen sanatçıların çoğunu izleme şansım olmuştu. Özenle hazırlanır, erkenden salonda olup, o özel, güzel sahne kokusunu içimize çekip, pürdikkat seyrederdik. Sanki sahnedeymiş gibi. Bazı oyunlara tekrar tekrar giderdik. Geçmiş zaman olarak bahsetmek beni üzüyor. Yazınızı severek okudum. Bu anlamlı sohbet için teşekkür ederim. "Sevgi ve kardeşliğin her yöne yayılması dileğiyle"...

  • Keyifle okudum. Değerli Sanatçımıza paylaşımları için teşekkür ediyorum.

Yorum yazmak için lütfen giriş yapınız

Editörün Son İçerikleri

Neler Söylenmiş

Neler Söylenmiş

Yanlış Yapmakta Korkmak

Yanlış Yapmakta Korkmak

Zigetvar Seferi (II)

Zigetvar Seferi (II)

Barbaros Hayreddin Paşa – Hızır Reis (XI)

Editörlerin Son İçerikleri

kaptanfilozof06

Gerçeklik Bitti

probiyotik

Neler Söylenmiş

bubble30
Nielawore

Bizden haberdar olmak için mail listemize kayıt olun